Hazreti Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rûmî Hayatı ve Şahsiyeti - Hazret-i Mevlânâ'nın Kâinatı Kucaklayan Değeri: insan Sevgisi ve Hoşgörüsü...

III. Hazret-i Mevlânâ'nın Kâinatı Kucaklayan Değeri: insan Sevgisi ve Hoşgörüsü...

Mevlânâ'nın kâinatı kucaklayan değeri, insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah'a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni oluşunun tabiî neticesidir. Taşıdığı ilâhî aşk, eriştiği Muhammedî feyz, onu mahviyet sahibi yapmış; benliğini, kibrini almıştır. Mevlânâ'nın işlerinde kendini beğenmişliğin zerre kadar görülmemesi bundandır. O, kibirden ve nefretten arınmış; mahviyet ve muhabbetle bezenmiştir.

Mevlânâ, alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemâl, kemâlde hiçlik gösterirdi.

Mevlânâ'nın hudutsuz insan sevgisinde ve hoşgörüsündeki temel esaslardan bir diğeri de, Müslümanlığın üzerinde' hassasiyetle durduğu, "insan yaratılmışların en şereflisidir" düstûrudur. Mevlânâ bu şerefin şuuruyla insanları kucaklar; yaratılmışları, âşık olduğu yaratandan ötürü, herhangi bir nefis mücadelesine girmeden, rahatlıkla hoş görüverir.

Mevlânâ'nın, kim olursa olsun insanları hoş görüşü, insanlara hoş davranışı, kendisini dâima küçülterek insanlara hayırlı dualar etmesi, kendi önünde kapananlara, kâfir de olsa, mukabelede bulunması, onun İlâhî aşkla, ilâhî cezbelerle ve Allah'ın cemâl nurlarına gömülmüş olarak yaşamasındandır.

 

a. O'nun Toprak gibi Yaşayışından Bir Tablo:

Birgün bir Ermeni kasabı, Mevlânâ'ya rastladı, onun önünde yedi defa yere baş koydu. Mevlânâ da baş koydu. Mevlânâ hâl diliyle yaşadığını haykırıyordu:

"insan oğullarının hamuru topraktandır. Eğer insan, toprak gibi olmazsa Adem oğlu değildir."'(128)

 

b. O'nun Tevazuu (Alçakgünüllüğü) ve Mahviyyeti (Yokluğu):

Rivayet edilen şu vak'a çok dikkat çekici, hayret vericidir:

İstanbul'da bilgin bir rahip vardı, Mevlânâ'nın ilmini, hilmini, tevâzûunu işitmiş, ona hayran olmuştu. Mevlânâ'yı görmek üzere Konya'ya geldi. Kendisini karşılayıp ağırlayan şehrin rahiplerinden Mevlânâ'nın ziyaretini rica etti. Toplu bir halde, Mevlânâ'nın ziyaretine giderlerken yolda karşılaştılar. Rahip hemen Mevlânâ'nın önünde yere baş koydu. Yerden başını kaldırınca, Mevlânâ'nın başının yerde olduğunu gördü.

Mevlânâ'nın önünde defalarca yere baş koyan rahip, her başını kaldırdığında, Mevlânâ'nın başının yerde olduğunu görüyordu. Nihayet dayanamayıp feryâd ederek:

"Ey dinin sultânı! Benim gibi zavallı ve kirli birine karşı gösterdiğin bu ne tevazu; bu ne kendini hor görmekliktir" dedi. Mevlânâ da şu cevâbı verdi:

"Allah'ın rızıklandırdığı, mal ile cömertlik yapan; güzellikle., iffet sahibi olan; şeref ile tevazu gösteren; saltanat ile adaleti icra eden kimselere ne mutlu" diyen bizim sultanımız Muhammed Mustafa'dır. Öyleyse, Allah'ın kullarına nasıl tevazu göstermiyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmiyeyim. Eğer bunu yapmaz isem neye ve kime yararım?"

"Yolun güneşi olan Peygamber bile "Nefsini aşağılayan kişiye ne mutlu!" dedi.

Ona kulluk etmek, sultanlıktan iyidir; çünkü "Ben, ondan hayırlıyım" sözü, şeytan sözüdür.

Adem'in kulluğu ile Iblis'in kibrine bak da aradaki farkı gör, Adem'in kulluğunu seç."(129)

Rahip ve arkadaşları, Mevlânâ'nın bu hâli ve sözleri karşısında müslüman oldular.

Mevlânâ, huzur içinde, medresesine döndüğünde, neşeyle ve sevinçle oğlu Sultan Veled'e:

"Bahâeddin, Balıâeddin! Bugün zavallı bir rahip, bizim tevâzûmuzu elimizden kapmaya niyet etti, fakat Allah'a hamd olsun, Allah'ın bağışladığı hidâyetle ve Peygamber Efendimizin yardımı ile tevâzûda ona galip geldik?" (130) demiştir.

Haçlıların kılıcı müslümanlarm kanı ile boyanmış olduğu tarihi bir hakikat iken, büyük bir din adamının, Hak dinin dışında olanlara karşı gösterdiği tevazu hayret verici bir durumdur. Fakat onun, islâm adına dâima kazandığını görmekteyiz. Elinden tuttuğunun, gözüyle baktığının, önünde eğildiğinin hidâyetine ve ebedi saadetine vesile olmuş, Allah'a ulaştırmıştır.

 

c. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:

Mevlânâ'nın, biricik oğlu Sultan Veled'e etmiş olduğu bugün de tazeliğini muhafaza etmekte olan öğütleri, -onun tanıtmaya çalıştığımız- şahsiyetinin özü, özetidir; hudutsuz çerçevesidir.

Mevlânâ, oğluna der ki:

"Bahâeddin! Eğer dâima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!

Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!

Merhem ve mum gibi ol,

iğne gibi olma,

Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen

fena söyleyici,

fena öğretici,

fena düşünceli olma!

Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun, iste o sevinç Cennetin tâ kendisidir.

Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, dâima üzüntü içinde olursun, işte bu gam da Cehennemin tâ kendisidir.

Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar.

Düşmanları andığın vakit, için dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.

Bütün peygamberler ve velîler, böyle yaptılar, içlerindeki karakteri dışarı vurdular. Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular. (131)

 

ç. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:

Mevlânâ, oğluna der ki:

"Bahâeddin.' senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur; çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır.

Allah'ın sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Allah buyurdu ki: "Ey kullar, kalbinizde arınma olması için beni çok anmaktan geri durmayın."

Kalbinizde arınma ne kadar çok olursa, Allah'ın nurunun parlaklığı da kalbde o nispette fazla olur. Nitekim, ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa, o kadar ekmek alır. Soğuk olunca ekmek almaz"(132)

 

d. Son Söz

Hazret-i Sultan Veled'den:

Bahsimizi, Mevlânâ'nın çok yüce, pek engin feyiz nurlarının parlaklığı içinde teessüs etmiş olan Mevlevi Yolunun gelişmesine, yayılmasına, ilmiyle, irfânıyla, şiir ve eserleriyle, yüksek fazilet ve himmetiyle büyük hizmetler etmiş; Mevlânâ'nın "Sen yaratılış ve huy bakımından, insanların bana en fazla benziyenisin" (133) dediği oğlu Sultan Veled'in Rebâb-nâme'sindeki Türkçe manzumelerinden şu beyitleriyle bitirelim:

REBÂB-NÂMEDEN

1. Mevlânâ gibi cihanda olmadı,

Ançılayın kimse Hak'dan tolmadı.

 

2. 0 güneşdür evliyalar yulduzı,

Dükeline ol degürür uruzı.

 

3. Terinden her bir kişi bahşiş bulur

Haslarım bahşişi ayruksı olur.

 

4. Bahşîşi, kim verdi Hak Mevlânâ'ya,

Anı ne yoksula verdi ne baya.

 

5. Siz anı binüm gözümle görünüz,

Anun esrarını binden sorunuz.

 

6. Ben deyem sözler ki, kimse demedi

Ben verem ni'met ki, kimse yemedi.

 

7.  Ben verem hil'at ki, kişi geymedi,

Kimse binüm bahşîşümi saymadı."(134)

 

REBÂB-NÂME'DEN

1. Dünyâda, Mevlânâ gibi, hiç bir kimse olmadı (yetişmedi); kimse de onun gibi Hak'dan dolmadı (ilâhi aşk ve feyze ermedi)

2. O, güneştir, veliler yıldızıdır. O, herkese nasip eriştirir.

3.  Herkes, Allah'dan, bir ihsana nail olur, fakat has kullarının armağanı başka türlü olur.

4.  Allah, Mevlânâ'ya verdiği ihsanı, ne bir yoksula, ne de bir zengine vermiştir.

5.  Siz onu, bir de, benim gözümle görünüz; onun sırlarını benden sorunuz.

6.  Ben, kimsenin söyleyemediği sözleri söyleyebilirim. Ben kimsenin yemediği nimetleri verebilirim.

7.  Ben kimsenin giymediği hil'atı verebilirim. Kimse benim verebileceğim manevî armağanı, sayı ile hesap edemez.

 

 


YAZAN  : Yrd.Doç.Dr. A. Selâhaddin HİDÂYETOGLU

   S.Ü. İlahiyat Fakültesi Türk-İslâm Edebiyatı

   Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi

   1996/1417 KONYA

© Copyright 2012 Mawlavi Ring. All Rights Reserved