Hazreti Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rûmî Hayatı ve Şahsiyeti - Hazret-i Mevlânâ'nın Şahsiyeti

 

11. Hazret-i Mevlânâ'nın Şahsiyeti:

A. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufî Yaşayışı ve Anlayışı

 

I. Dış Görünüşü:

Mevlânâ, sararmış yüzlü ve ince vücutlu idi.

Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve heybet vardı; gözleri o kadar keskin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdı.(76)

Mevlânâ başına, bilginlere mahsus bir şekilde sarık sarar, taylasan (sarıktan sarkan uç) bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol geniş kollu bir hırka giyerdi.(77)

Şems'in kaybolmasından kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ile Hint kumaşından yaptırdığı fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi.(78)

 

2. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufu:

Mevlânâ'nın tasavvufu, hiç bir zaman bir bilgi sistemi yahut hayalî bir idealizm değildir. Onun tasavvufu, irfan, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır.

Mevlânâ, dâima hayâtın gerçeklerini görür, hayâtın bütün gerçeklerini kabul eder, ondan el etek çekmez. Miskinliği, hayattan el etek çekmeyi reddeder; hayâtı, hayâtın içinde yaşatır. Onun dünyayı tarifi, bize, onun tasavvufunu açıklar:

"Dünyâ nedir! Allah'dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir.

Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala, Peygamber, "Ne güzel mal" demiştir.

Suyun gemi içinde olması geminin helakidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır.

Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman Peygamber, ancak yoksul adını takındı.

Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz, bucaksız su üstünde yüzüp gitti.

İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, O denizin üstünde durur.

Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiç bir şey değildir."(79)

 

3. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Gaye:

Mevlânâ'nın tasavvufunda gaye, kulluk ve yokluktur. Dolayısıyla hakîkî padişahlık; gerçek varlık makamına erişmektir:

"Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibidir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.

Fakat, Allah huzurunda bir secde, sana ikiyüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir.

Ben ne mal isterim, ne mülk; ne devlet isterim, ne saltanat. Bana o secde devletini ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlanmaya başlarsın."(80)

"Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri baş köşe sanmışsın ama, kapıda kalakalmışsın.

İğreti padişahlığı Allah'a ver de Allah sana herkesin kabul edeceği hakîkî bir padişahlık versin." (81)

"Yok olmadıkça hiç kimseye yüce huzura varmaya yol yoktur."(82)

"Kapıda dolaşan, Ben'den Biz'den dem vuran kapıdan sürülür, "Lâ" makamında dolaşıp durur."(83)

"Kim benlikten kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir. "(84)

"Yokluk küheylânı, ne de güzel bir buraktır. Yok olduysan seni varlık makamına götürür." (85)

 

4. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Aşk:

Mevlânâ'nın tasavvufunda, yaratılışın, hayâtın mânâsı aşktır. Aşk ise, kimseye niyazı, ihtiyâcı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi; böbürlenmenin, bencilliğin devası, elemlerin merhemi ilâhî aşktır:

"Aşk, o şuledir ki, parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar," (86)

"Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyâcı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olma, geçici bir hevestir," (87)

"Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtunumuz! Ey bizim Calinus'umuz'!

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti.

Ey âşık! Aşk; Turun canı oldu. Tur sarhoş, Musa da düşüp bayılmış...

Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah onul" (88)

 

5. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Esas:

Mevlânâ'nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır.

Nitekim şöyle buyurur:

"Allah ile oturup kakmak isteyen kişi, velîler huzurunda otursun.

Velîlerin huzurundan kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen, küllî olmayan bir cüzsün.

Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu, kimsiz, kimsesiz bir hâle kor, o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider." (89)

"Velîlerin huzurundan uzaklaşman hakikatte Allah'dan uzaklaşırsın." (90)

"Mânâ ehliyle düş kalk ki, hem ata ve ihsan elde edesin, hem de fetâ (yiğit, cömert) olasın.

Bu cisimde mânâsız can; hilâfsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir.

Kılıfta bulundukça kıymetlidir. Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur.

Tahta kılıcı muharebeye götürme, âh u figâna düşmemek için önce bir kere muayene et;

Eğer tahtadansa, yürü başkasını ara; eğer elmassa sevinerek ileri gel!

Elmas kılıç, velîlerin silâh deposundadır. Onları görmek size kimyadır.

Bütün bilenler, ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: Bilen, âlemlere rahmettir.

Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.

Katı taş ve mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun.

Temizlerin muhabbetini tâ canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbetlere gönül verme.

Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma, güneşler var.

Gönül, seni, gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker.

Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbâli bir ikbâl sahibinden öğren."(91)

 

B. Hazret-i Mevlânâ'nın İslâmi Esâslara ve Hazreti Muhammed Salla'llahu Aleyhi Vesellem'e Bağlılığı:

Mevlânâ'nın İslâmiyet'i anlayış tarzını belirtmeye çalışalım:

Mevlânâ, "Muhakkak ki sizin, Allah'ın yanında en kerîm olanınız Allah'dan çok korkup, günah işlemeyeninizdir." (92) mealindeki âyetin şuuruyla dâima Kur'ân hükümlerinin âdabına riayet ederek Allah'ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; nefsinin hazlarını terketmiş, olgunluğu elde etmeye mani olan şeylerden el çekmiş; hülâsa Allah'dan kendisini uzaklaştıracak şeylerin hepsinden dâima sakınmış, gerçek takva sahibi bir şahsiyettir." (93)

 

1. Hazret-i Mevlânâ İslâmi Esâslardan Sapmadı:

Şems ile karşılaştıktan sonra, muhitin hazım ve idrâk edemiyeceği bir âleme giren Mevlânâ bütün vecd (kendinden geçerek ilâhî aşka dalma) ve istiğrak (mânâ âlemine dalarak dünyadan habersiz olma hâli) içinde dahi bir an İslâm Dîninin esaslarından hârice bir adım atmamıştır.(94)

 

2. Hazret-i Mevlânâ'da İbâdet Şuuru:

Mesnevî'sinde:

"Bizim Rabbimiz "Secde et ki, Allah'ın yakınlarından olasın"(95) buyurmuştur. Bizim bedenlerimizin secdesi, ruhlarımızın Allah'a yaklaşmasına sebeptir. "(96) diyen Mevlânâ, Allah sevgisini yalnız fikir ve mânâ olarak kabullenmez, üzerine farz olan ibâdetleri aşkla îfâ ederdi.

Eflâkî(97)şöyle naklediyor:

"Mevlânâ, Ezân-ı Muhammedi'yi işitince, elleriyle dizlerinin üzerine basıp, olanca heybetiyle ayağa kalkar:

"Ey kendisiyle rûşen olan canımız! Adın ebediyete kadar kalsın" der; bunu üç defa tekrarlar, sonra:

" Bu namaz, oruç, hac ve cihâd, itikadın şahididir. Hediyeler, armağanlar ve sunulan şeyler benim seninle hoş olduğumun, seni sevdiğimin şahididir." (98)

"Eğer Allah sevgisi, yalnız fikir ve mânâ olsaydı senin oruç ve namazının zahirî suretleri de kalmazdı, yok olurdu.''(99) diyerek tam bir tevazu ve niyazla namaza dalardı.

 

3. Hazret-i Mevlânâ Kur'ân-ı Kerîm'e Hayran; Hazret-i Muhammed'e Kurbân'dır:

Mevlânâ, şu rubâisiyle Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem'e bağlılığını apaçık ilân ederek:

"Canım bedenimde oldukça Kur'ân'ın kuluyum;

Seçilmiş Muhammed in yolunun toprağıyım.

Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,

O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim." (100) demektedir.

 

4. Hazret-i Mevlânâ'nın Hüviyeti:

Mevlânâ'nın eserleri ve yaşayışı dikkatlice tedkik edildiğinde, rahatlıkla şöyle söylenebilir:

Mevlânâ kendi ilmini, Hazret-i Muhammed'in ilminde; irfanını, Hazret'i Muhammed'in irfanında; benliğini, Hazret-i Muhammed'in benliğinde; hâsılı bütün varlığını, O'nun varlığında yok ederek manevî hüviyetini, Hazret-i Muhammed'in manevî hüviyetinin parlak meş'alesi nurundan yakıp uyandırmıştır. (101)

Nitekim kendisi de, bu hakikati şu mısralarında belirtmektedir:

"Biz Allah'ın sâyesiyiz, Mustafâ'nın nûrundanız.

Sedef içine damlamış çok kıymetli bir inciyiz.

Herkes suret gözüyle bizi nereden görecek?

Biz Kibriya'nın (büyüklük ve yücelik sahibi Allah'ın) su ve balçık içinde belirmiş nuruyuz"(102)

 

5. O'nun insana Bakış Dâiresinin Merkezi:

Bilinmelidir ki, Mevlânâ'nın, bir kâmil mürşid olarak manevî vazifesi, yaratılışın gayesi çerçevesinde, insanların hidâyetine ve ebedî saadetine vesîle olabilmektir. Bu ilâhî gayenin gayreti ve yüklendiği manevî vazifenin şuuruyla:

"Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri'at'de (âyet, hadis, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahâ üzerine kurulmuş olan din kaidelerinde) sağlamca durur, öteki ayağımız yetmişiki milleti dolaşır."'(103) demektedir.

 

6. O'nun Engin Hoşgörüsündeki Sır, Nur, Şuur, Huzur.

O'nun engin hoş görüsünde Tefhîd'in sırrı, Kur'ân'ın nuru, îmânın şuuru ve Muhammedi ahlâkın huzuru vardır.

Mevlânâ'nın Tevhidin neş'esiyle ve Muhammedi feyzin coşkunluğu ile özünde olan engin hoşgörüsünü yaşayışı ile de, nükteli bir biçimde, ortaya koyduğunu görmekteyiz. Zâten Mevlânâ'nın şahsiyetindeki olgunluk ve bariz vasıf, söylediğini yaşamasıdır ve fikrini hareketiyle göstermesidir.

Bu hususa bir misâl verelim.:

Bir Semâ meclisinde Mevlânâ, Semâ etmektedir. Birdenbire Hristiyan sarhoş Sema'a girer. O sarhoş heyecanlar göstererek Mevlânâ'ya çarpmaktadır. Bunun üzerine dostlar o sarhoşu incitirler. Mevlânâ, o sarhoşu incitenlere hitaben:

"Şarâbı o içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz" buyurur. Dostlar, o sarhoşu tanıtmak için, cevaben:

"Tersâdır (hıristiyandır)." dediklerinde Mevlânâ, tersânın diğer, korkak ve korkan, mânâsını îmâ ederek:

"O tersâ (korkar ve korkan) ise siz niçin değilsiniz?" Der ve dostlar, yaptıkları hatâdan dolayı özürler dilerler. (104)

 

C. Hazret-i Mevlânâ'nın Eğitimci Yönü

1. O'nun insana Bakışı:

Mevlânâ, insana fâsık (günahkar) da olsa, kâfir de olsa, engin bir görüşle ve rahmet dolu bir nazarla bakmıştır. Çünkü o, Mesnevi'sinde (105) de ifade ettiği gibi Allah'ın, fâsık ve putperest de olsa, kendisini çağırana icabet edeceğini müdriktir.

Mevlânâ, Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni olmuş, Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulan:

"Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz."(106) mealindeki ilâhî müjdenin hakikatine ermiş bir Allah dostudur. Onun içindir ki, bütün insanlığa coşkunlukla:

"Ümitsizlik semtine gitme; ümitler vardır.

Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır." (107) diye haykırır.

Kâmil insan olarak, böylesine, ilâhî rahmet ve Rahmânî ümitlerle dopdolu olan Mevlânâ'nın hiç kimseye hor bakmıyacağı gayet tabiîdir ve hassasiyetle şu tavsiyede bulunur:

"Hiçbir kâfiri hor görmeyin. Olur ya, müslüman olarak ölebilir. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan tamamiyle yüz çeviriyorsun?"(108)

 

2.  O'nun Halka Bakışı:

Mevlânâ'nın nazarında, kim olursa olsun, her şeyden evvel insan vardı. Halk tabakasından olsun, yüksek tabakadan olsun, onun için farketmezdi. Bilakis halka pek merhametliydi. Gariplere karşı dâima gönül alıcı davranırdı.

Mevlânâ bir gün Ilıca'ya gitti. Emir Âlim Çelebi, daha önce davranarak hamama vardı ve Mevlânâ'nın dostlarıyla beraber kalabilmesi için bütün insanları hamamdan dışarı çıkarttı, sonra havuzu kırmızı ve beyaz elmalarla doldurttu. Mevlânâ içeri girdiği vakit, hamamın soyunma yerinde insanların acele ile elbiselerini giydiklerini ve havuzun da elmalarla dopdolu olduğunu gördü. Emir Alim Çelebi'ye hitaben dedi ki:

"Ey Emir Alim! Bu insanların canları elmadan daha mı az kıymetli ki, onları dışarı edip havuzu elmalarla doldurdun. Onlardan biri, elmaların otuz mislidir. Yalnız elmalar değil, bütün dünya ve içindeki şeyler, insanlar için değil midir? Eğer beni seviyorsan, söyle de hepsi hamama girsinler. Fukarası, zengini, sağlamı ve zayıfı dışarıda kalmasın ki, ben de onların davetsiz misafiri olarak suya girebileyim, onların sayesinde biraz dinlenebileyim."(109)

 

3. O, Çevresine Rahmettir:

Etrafındakilerin ve kendisi ile oturup kalkmak isteyenlerin, sultanlar, emîrler, zenginler ve hep ileri gelen kimseler olmasına rağmen Mevlânâ, daha çok fakirlerle, zaruret içinde olanlarla düşüp kalkardı. Müridlerin çoğu da, zâten hor ve hakir görülen kimselerdi.

Müridlerini kınayanlara, Mevlânâ'nın verdiği cevap dikkat çekicidir.

"Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onların müridi olurdum. Kötü insan olduklarından, ahlâklarım değiştirip iyi olmaları, iyiler ve iyi amel eden insanların arasına girmeleri için müridliğe kabul ettim. Allah'ın rahmetine mazhar olanlar kurtulmuşlardır, fakat lanetine uğramışlar tedaviye muhtaç hastalardır. İşte biz bu lânetlikleri rahmetlik yapmak için dünyaya geldik."(110)

 

4. O'nun Aileye Bakışı:

a- Hazret-i Mevlânâ İnce Ruhlu Nâzik Bir Baba:

Mevlânâ, ince ruhlu, gayet hassas ve nâzik bir baba; gönül almakta, gönül okşamakta ve kadirşinaslıkta örnek bir aile reisidir.

Gelini Fatma Hatun'a ve oğlu Sultan Veled'e gönderdiği mektupları okuduğumuzda, onun ince ruhunu, nezâketini ve kadirşinaslığını açıkça görmekteyiz.

Gelinine hitap ederken kullandığı:

"Bizim de gönlümüzün, gözümüzün ışığı aydınlığı; âlemin de gönlünün ve gözünün ışığı, aydınlığı..."(111)

"Canım canımı karışmıştır, birleşmiştir. Seni inciten her şey beni de incitir... Sizin gamınız, on kat fazlasıyla bizimdir. Sizin düşünceniz, tasanız; bizim düşüncemiz, bizim tasamızdır... Aziz oğlum Bahâeddin sizi incitirse, gerçekten sevgisini ve gönlümü ondan alırım..."(112) ifadeleri onun hassas ruhunun, nezâketinin ve gönül okşayıcılığının delilidir.

 

b- Hazret-i Mevlânâ Kıymet Bilen Bir Dost:

Oğluna hitaben yazdığı mektubundaki şu cümleler de onun kadirşinas şahsiyetinin aynasıdır:

"Pâdişâhımız Şeyh Selâhaddin'in kızının hatırına riâyet etmeniz için şu birkaç satır yazıldı... Allah için şu babanızın yüzünü, kendi yüzünü, bütün soyumuzun, sopumuzun yüzlerini ak etmek istersen, onun hatırını aziz, ama pek aziz tut, onu can ve gönül tuzağıyla avlamak için her günü ilk gün, her geceyi gerdek gecesi say..."(113)

 

c- Hazret-i Mevlânâ Gönül Alıcı; Örnek Bir Baba:

Mevlânâ'nın, davranışıyla ve tavsiyesiyle, nasıl bir baba ve nasıl bir ruh terbiyecisi olduğunu anlamak için de Sultan Veled'in şu hâtırasını okuyalım:

"Birgün bana büyük bir ruh bezginliği ve iç sıkıntısı geldi. Beni bezgin ve sıkıntılı gören babam: "Birinden mi incindin de böyle sıkıldın?" dedi. Ben: "Bilmiyorum, bu ne hâldir?" dedim. Babam kalkıp eve gitti ve bir müddet sonra, kurt postunu çevirip başına ve yüzüne geçirmiş bir hâlde ve çocukları korkuttukları gibi "Bu! Bu! Bu!" yaparak yanıma geldi. Babamın bu hoş hareketinden bana bir gülmedir geldi; anlatılamayacak derecede güldüm. Yere kapanarak ayaklarını öptüm. Babam: "Bahâeddin! Eğer bir güzel sevgili sana sıkı sıkıya bağlansa, dâima seninle şaka, şenlik etse ve birdenbire yüzünün şeklini değiştirip gelse ve sana" Bu! Bu! Bu!" dese ondan hiç korkar mısın?" buyurdu. Ben de "Hayır, korkmam." dedim. Buyurdu ki:

"Seni sevindiren, seni sevinç ve neşe içinde tutan sevgili, seni üzen ve kendisinden sıkıntı duyduğun aynı sevgilidir. Hep odur, hep ondandır ve ondan feyizlenirsin. O hâlde niçin boş yere üzgün duruyor, sıkıntının elinde âciz kalıyorsun?" (114)

"İçinde sıkıntı görünce onun çâresine bak; çünkü dalların hepsi kökten biter.

İçinde genişlik, ferahlık görünce ona su ver. Kalb ferahlığının verdiği meyvayı da, dostlara ve ahbaplara sun." (115)

 

Ç. O'nun Ahlâkî ve Sosyal Yönü

1. İnsanî Münasebetlerde Dikkat Ettiği Hususlar:

Mevlânâ, hasımları tarafından kendisine reva görülen dil uzatmalara ve uygunsuz lakırdılara hiç acı cevap vermez; yumuşaklıkla mukabelede bulunurdu.

Molla Câmî, şöyle naklediyor: (116)

Mevlânâ'ya düşmanlık güden Konyalı Sirâceddin'e Mevlânâ'nın: "Ben yetmişiki milletle beraberim" dediğini söylediler. Sirâceddin de düşmanlığından, Mevlânâ'yı huzursuz etmek ve kıymetten düşürmek niyetiyle, yakınlarından olan bir âlimi ona gönderdi. O âlim, Sirâceddin'in talimatına göre, büyük bir kalabalık içinde Mevlânâ'ya, sen böyle mi söyledin, diye soracak, şayet ikrar ederse kendisini edep dışı sözlerle incitecek, insanlar arasında mahcup edecekti.

O âlim, Mevlânâ'nın huzuruna geldi ve sordu: "Sen yetmişiki milletle beraberim diye söyledin mi?" Mevlânâ da cevaben:

"Evet demişim" deyince, o âlim ağzına geleni söyledi, aşırı derecede ileri geri konuştu. Mevlânâ tebessüm ederek dedi ki:

"Senin bu söylediklerine rağmen, seninle de beraberim."

 

2.  Hizmetkârlara Karşı Davranışı:

Mevlânâ, cariyelere, hizmetkârlara karşı muamelesinde ve anlayışında da güzel ahlâklıdır. O dâima gönül verdiği Hazret-i Muhammed'in güzel ahlakıyla ahlâklanmış bir şahsiyettir. Hazret-i Muhammed'in, "Onlara giydiğinizden giydiriniz; yediğinizden yediriniz." hadisinin şuûrundadır.

Mevlânâ'nın kızı Melike Hatun, birgün cariyesine sert davranmış, onu azarlamıştı. Kızının bu durumunu gören Mevlânâ, ona:

"Onu neden incitiyorsun? Acaba, o hanım; sen de cariye olsaydın ne yapardın? ister misin ki, bütün dünyâda Allah'dan başka kimsenin kölesi yoktur, diye fetva vereyim. Hakikatte onların hepsi bizim kardeşlerimizdir."(117) der.

 

3.  Suçlulara Karşı Muamelesi:

Mevlânâ, güzel ahlakıyla hep affedici olmuş, suçlulara karşı gösterdiği hoş anlayış ve muâmelesiyle, onları cemiyete, insanlığa kazandırmıştır.

Mevlânâ, birgün odasında namaz kılıyordu. Birisi içeri girdi ve fakirim, hiçbir şeyim yoktur, dedi. Sonra Mevlânâ'yı namazın huzuruna dalmış, kendisinden habersiz olduğunu anlayınca ayağının altındaki halıyı çekti ve alıp gitti.

Hoca Mecdeddin bu durumu öğrenir öğrenmez, o şahsı aramaya başladı ve onu bit pazarında halıyı satarken yakaladı, sonra eziyet ede ede o fakiri Mevlânâ'nın huzuruna getirdi. Mevlânâ, Hoca Mecdeddin'e söyle dedi:

"İhtiyâcından ötürü bunu yapmıştır, ayıp değildir. Onu mazur görüp, ondan halıyı satın almak lâzımdır."(118)

 

4. Çocuklara Karşı Şefkati:

Mevlânâ, çocuklara karşı çok merhametli ve şefkatli idi: Birgün Mevlânâ, mahalleden geçiyordu. Çocuklar da yolda oynuyorlardı. Uzaktan Mevlânâ'yı görünce hepsi birden koşarak saygı ile huzurunda durdular. Yalnız çocuklardan biri uzakta idi. Ben de geliyorum, diye bağırdı. Mevlânâ, çocuk işini bitirip gelinceye kadar bekledi.(119)

 

5. Hazret-i Mevlânâ Sevgi ve Barış'ın Sembolü:

Mevlânâ, dâima birleştiricidir, barıştırıcıdır; sevginin ve barışın adetâ sembolüdür.

İki ulu kişi birbirlerine düşmanlıkta bulunuyor, münasebetsiz sözler söylüyorlardı. Onlardan biri ötekine:

"Eğer yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın!" diyor, diğeri ona:" Eğer sen yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın." diyordu. Mevlânâ, onların arasına girip:

" Hayır, hayır. Allah ne senin, ne de onun canını alsın.

O, benim canımı alsın, çünkü canı alınmaya ancak biz lâyıkız" dedi.

Her ikisi de barıştı. (120)

 

6.   O'nun Anlayışında Çalışma ve İnsan:

"İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir; kârsa çalışıp çabalamasından." (121)

"Kazanmak da ekin ekmeye benzer, ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur."(122)

"Hiç buğday ektin de, arpa verdiğini gördün mü."(123)

Sözleriyle Mevlânâ, dostlarına çalışmayı emrederdi.

Miskinliği reddeden Mevlânâ derdi ki:

"Tevekkül ediyorsan, çalışmak hususunda da tevekkül et; kazan da sonra Allah'a dayan. "(124)

"Birisi bir define buluverir, " Ben de onu istiyorum, dükkanla, alışverişle ne işim var?" der.

Baht işi bu, fakat nâdirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak, define bulmaya manî değil ya. Sen işten kalma da, nasibinde varsa define de arkandan gelsin." (125)

 

7.  O, Dostlarına, Helâl Kazanç ve Helâl Lokmayı Tavsiye Ederdi:

Mevlânâ, dostlarına, ne olursa olsun helâl kazancı, helâl lokmayı tavsiye ve emrederdi:

"Nur ve kemâli arttıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.

ilim ve hikmet helâl lokmadan doğar; aşk ve rikkat (gönül inceliği) helâl lokmadan meydâna gelir." (126)

 

8. O'nun Dostlarına Emri: Dilenmeyin'....

Mevlânâ, dostlarına dilenmeyi yasaklamış ve: "Biz, kendi dostlarımıza dilencilik kapılarını kapattık. Dostlarımız, ticâret, kitabet veya harhangi bir el emeği ve alın teri ile geçimlerini temin etsinler. Biz Hazreti Peygamber'in "Gücün yettikçe, istemekten sakın." emrini yerine getirdik. Bizim müridlerimizden kim bu yolu tutmaz ise, onun bir pul kadar değeri yoktur." (127) buyurmuştur.

© Copyright 2012 Mawlavi Ring. All Rights Reserved